ENERJİ

Yerli Katkı Şartı ve Sonrası: Rüzgar Yan Sanayi Tedarikçileri İçin Türkiye’ye Giriş Kararları

Türkiye’de YEKA yarışmaları başta olmak üzere bazı rüzgar enerjisi projelerinde aranan yerlilik şartı, bu pazara yıllardır ihracat yoluyla çalışan yabancı tedarikçilerin önüne yeni bir soru koymuştur. Artık mesele, Türkiye’ye satış yapmanın ticari bakımdan cazip olup olmadığı değil, ürünün ihale şartnamelerindeki yerli katkı ölçütünü karşılayabilmesi için Türkiye’de nasıl bir varlığın kurulması gerektiğidir.

İlk bakışta teknik bir tedarik zinciri meselesi gibi görünen bu soru, uygulamada bir dönüm noktasına işaret eder; zira pazara girişin ilk aylarında alınan hukuki kararlar, yatırımın sonraki on yılına ait maliyetleri büyük ölçüde belirlemektedir. Aşağıda, bu geçişi yapan tedarikçilerin en sık karşılaştığı beş konu ele alınmaktadır.

Yerli katkı şartının pratikte anlamı

Yerli katkı ölçütü, ürünün Türkiye sınırından geçmiş olmasıyla karşılanmış sayılmaz; belirleyici olan, katma değerin nerede yaratıldığıdır. Bu ölçüt bütün projeler için tek ve sabit bir oran da değildir; hangi aksamın, hangi yerlilik oranıyla ve hangi belgeyle aranacağı ilgili yarışma şartnamesinde belirlenir. İthal bileşenlerin Türkiye’de yalnızca birleştirilmesinin yeterli olup olmadığı da bu nedenle ilgili aksamın şartnamedeki üretim ve belgelendirme koşullarına göre değerlendirilir.

Bu nedenle tedarikçinin her şeyden önce, üretim sürecinin hangi aşamasını Türkiye’ye taşıyacağını netleştirmesi gerekir. Şirket yapısından gümrük rejimine, teşviklerden istihdama kadar sonradan gelen bütün hukuki sorular bu tercihe bağlıdır. Önce şirket kurup üretim kapsamını sonradan belirlemek şeklindeki ters sıralama ise uygulamada sık rastlanan ve düzeltilmesi pahalıya mal olan bir hatadır.

Yapı seçimi ve irtibat bürosu yanılgısı

Yabancı şirketlerin Türkiye’ye ilk adımda başvurduğu klasik yapı irtibat bürosudur. Kurulumu görece kolay ve maliyeti düşük olan bu yapı, ne var ki üretim ve satış yapacak bir tedarikçi için elverişsizdir; çünkü irtibat bürosunun ticari faaliyette bulunması ve gelir elde etmesi mümkün değildir. Büro fatura kesemez ve satış ilişkilerinin tarafı olarak ticari faaliyet yürütemez. İzin başvurusunda beyan edilen faaliyet kapsamı ayrıca denetime tabi tutulmakta, kapsamın dışına çıkıldığı tespit edilen bürolarda iznin yenilenmediği görülmektedir. Piyasayı tanımak isteyen bir temsilcilik için uygun olan bu araç, yerli katkı hedefleyen bir tedarikçinin ihtiyacını karşılamaktan uzaktır.

Geriye iki gerçek seçenek kalmaktadır. Şube, ana şirketin uzantısı niteliğinde olduğundan ayrı bir tüzel kişilik doğurmaz ve ana şirketin sorumluluğu kesintisiz devam eder. Buna karşılık limited veya anonim şirket biçimindeki bir sermaye şirketi, sorumluluğu sınırlandırdığı gibi teşvik ve ihale süreçlerinde çoğu zaman daha uygun bir zemin oluşturur ve ileride bir ortaklığa ya da devre zemin hazırlar. Asgari sermaye eşiklerinin düşük olduğu ve kuruluşun birkaç hafta içinde tamamlanabildiği de eklenmelidir.

Üretim yatırımı yapacak bir tedarikçi için sermaye şirketi çoğu zaman öne çıkan seçenektir, ne var ki doğru yapı yatırımın büyüklüğüne, faaliyet modeline ve vergisel sonuçlara göre belirlenmelidir; şube ise daha çok salt hizmet ve montaj faaliyetleri bakımından değerlendirilmeye değer bir seçenek olarak kalır.

Sözleşme tarafında üç kritik konu

Bunlardan ilki sözleşme para birimidir. Türkiye’de yerleşik taraflar arasındaki sözleşmelerde bedelin döviz cinsinden kararlaştırılması uzun süre sınırlandırılmıştı; 2025 yılında yapılan değişiklikle taşıtlar dışındaki menkul satışlarında bu sınırlama kaldırılmıştır. Oysa hizmet, eser ve kira gibi diğer sözleşme türlerinde kısıtlamalar ve istisnalar varlığını sürdürmektedir ve yabancı bir tedarikçi Türkiye’de şirket kurduğu anda, kendi Türk müşterileriyle olan ilişkisi de bu düzenlemenin kapsamına girebilmektedir. Türbin bileşeni satışının montaj veya bakım taahhüdüyle aynı sözleşmede yer aldığı modellerde bu ayrımın yapılması özellikle önemlidir. Konunun sözleşme imzalanmadan önce incelenmesi gerekir; sonradan yapılacak bir düzeltme hem güçtür hem de maliyetlidir.

İkinci konu teminat mektuplarıdır. Türkiye’de ihale ve tedarik ilişkilerinde banka teminat mektubu yaygın ve büyük ölçüde standartlaşmış bir araç haline gelmiştir. Yabancı tedarikçi bakımından asıl soru, grup bünyesindeki mevcut teminat kapasitesinin Türk iştirak lehine kullanılıp kullanılamayacağıdır. Hem bankacılık hem vergi boyutu bulunan bu sorunun, yapı henüz kurulurken planlanması yerinde olur.

Üçüncü konu uyuşmazlık çözümüdür. Sözleşmeye yabancı bir hukukun seçilmesi mümkündür; ancak asıl mesele hukuk seçiminden çok, verilecek kararın Türkiye’de icra edilebilmesidir. Yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi uzun süren bir yargılamayı gerektirirken, tahkim kararları bakımından Türkiye uluslararası tenfiz rejiminin tarafı olduğundan uygulama öngörülebilirdir. İstanbul merkezli kurumsal tahkim, taraflara coğrafi ve dilsel bir esneklik de sağlamaktadır.

Şantiye ve istihdam

Rüzgar türbini montajı yüksek iş sağlığı ve güvenliği riski taşıyan işler arasındadır ve işyerinin tehlike sınıfı yürütülen faaliyete göre belirlenir. Bu sınıflandırma, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi görevlendirilmesinden risk değerlendirmesine ve çalışan eğitimlerine kadar uzanan bir yükümlülükler bütününü beraberinde getirir ve bu yükümlülükler alt yükleniciye devredilmekle ortadan kalkmaz.

Yabancı teknisyenlerin sahada çalışması kural olarak çalışma iznine bağlıdır. İthal edilen makine ve teçhizatın montajı, bakımı ve onarımı için tanınan muafiyet ise süreyle sınırlı olduğundan, aylarca süren saha faaliyetleri çoğu zaman bu kapsamın dışında kalır. Çalışma izni verilirken işyerindeki Türk çalışan sayısı ile yabancı çalışan sayısı arasında bir oranın arandığı da unutulmamalıdır. Ağustos 2026’da getirilen yeni istisnalarla bu kuralın uygulanmadığı haller genişlemiş olsa da oranın ilk yatırım planlamasında dikkate alınması gerekir, aksi halde izin süreci tıkanabilir.

Son yıllarda tedarikçilerin sıkça başvurduğu bir kısayol, saha personelinin üçüncü bir şirket üzerinden istihdam edilmesidir. Oysa bu yapının gerçek bir alt işverenlik ya da hizmet ilişkisi mi, yoksa Türk hukukunda yalnızca izinli özel istihdam bürolarınca kurulabilen geçici iş ilişkisi mi olduğu ayrıca incelenmelidir; mevzuata uygun olmayan yapılarda çalışanın doğrudan asıl işverenin işçisi sayılması riski doğar. Bu risk kendisini, geriye dönük kıdem ve ihbar tazminatları ile sosyal güvenlik yükümlülükleri biçiminde gösterir.

Gümrük ve teşvikler

Gümrük işlemleri şirket tarafından doğrudan yürütülebileceği gibi bir gümrük müşaviri aracılığıyla da takip edilebilir; müşavirle çalışıldığında usulüne uygun düzenlenmiş bir gümrük vekaletnamesi gerekir. Yurt dışında düzenlenen vekaletnamelerin Türkiye’de kabulü belirli biçim şartlarına bağlı olduğundan, eksik düzenlenmiş bir belge ithalatı fiilen durdurabilmektedir.

Üretimin bir bölümünün ihracata yönelik olması halinde dahilde işleme rejimi kayda değer bir maliyet avantajı sağlayabilir. Organize sanayi bölgesi, serbest bölge ve yatırım teşvik belgesi seçenekleri arasındaki tercih ise vergi ve sosyal güvenlik yükleri üzerinde kalıcı sonuçlar doğurur. Bu tercihin yatırım kararından önce yapılması gerektiği açıktır; zira tesis kurulduktan sonra yapının değiştirilmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır.

Sonuç

Yerli katkı şartı, ihracatçı konumundaki tedarikçiyi yatırımcı konumuna taşımaktadır. Bu geçişin başarısını belirleyen üç karar bulunur: doğru tüzel yapının seçilmesi, sözleşme para birimi ile teminat mimarisinin baştan doğru kurulması ve istihdam modelinin lisans rejimine uygun biçimde tasarlanması. Üçü de yatırım kararından önce netleştirilebilecek konulardır ve deneyim, sonradan yapılan düzeltmelerin her zaman daha pahalıya mal olduğunu göstermektedir.